SON DAKİKA
Ak Parti Sinop Milletvekili Adayı Nazım Maviş
Ak Parti Sinop Milletvekili Adayı Ayhan Ergün

Bir Ulu Çınarımızı Daha Kaybettik (Rasim Çelik)

Erdoğan Erkaymaz

Bu haber 11 Haziran 2013 - 16:45 'de eklendi.

18 Haziran 1929 yılında Ayancık’ın Söküçayırı köyünde doğar. Babası köyün imamı Ali Çavuş,11 yıl askerlikten sonra terhis olup, köyüne yuvasına döner. Fakat iki ay geçmeden karısı Ayşe’yi yine bir başına bırakır.Bu Sefer Yemen yollarına düşer Ali Çavuş.Neden Yemen’e gittiğinin bilincinde bile olmayan on binlerce Anadolu insanı gibi ona da Yemen’i vatan diye tanıtmışlar.Oysa dilini,dişini bilmediği,doğasını garip,insanlarının hoyrat olduğu bu yerlerden hiç bize vatan olur mu diye sormaya vakit bile bulamadan kendini Yemen’in sıcak çöllerinde bulurlar.Arkalarından yakılan ağıtlara bile bakmadan;

"Gitme Yemen’e Yemen’e

Yemen sıcak dayanamam

Tan borusu çalınınca

Sen küçüksün uyuyamam."

diyen sevdiklerinin feryatlarını bile duyamazlar, Yemen’de esir düşerken. Esirlikten ancak iki yılda kurtulur Ali Çavuş. Uzun uğraşlardan sonra nihayet köyüne döner; bir daha hiç çıkmamacasına. O zaman her köyde okul yoktu; tek tüktü okul sayası. Komşu köye Armutluyazı’ya eğitmen geldiğini duyar Ali Çavuş. Küçük Rasim’i hemen kaydettirir. İlk üç yıl burada okuyan Rasim bu arada babasını yitirir. Ana oğul kalırlar bir başlarına. Bakarlar köyde olacak gibi değil kasabaya, Ayancık’a inerler. Bir baraka tutup orada yaşamaya başlarlar. Kurtuluş İlkokuluna (şimdiki Mehmet Akif ERSOY İlköğretim Okulu) kaydolur.5. sınıfa geçtiğindeyse bir lira kiraya tek odalı zemin kat tutarlar.

 

İlkokulu bitirdiğinde parasız pulsuz ortada kalır küçük Rasim. Ortaokula da gidemez; çünkü okul masraflarını karşılayacak güçleri yoktur. O günlerde Türkiye de birçok alanda olduğu gibi eğitimde de dev adımlar atılır. Köy Enstitüleri kurulur yurdun dört bir yanında; Pazarören’de, Hasanoğlan’da, Çifteler’de, … Kastamonu’da da Gölköy Enstitüsü kurulur. Enstitüleri kuranlar köy köy dolaşıp öğrenci kaydederler. O yıl Gölköye gidenler haziranda hazırlıklarını bitirip, Enstitüye yerleşmişlerdir bile.

 

Okumayı çok seven, okumanın dışında başka seçeneği olmadığını bilen Rasim ise ne yapıp edip Gölköye gitmeliydi. Ama nasıl? Tatilde çalışıp para biriktirmek istiyordu.

 

Ormana giden Dekovil (tren) yolunda 25 kuruş gündelikle işe girer. Yaz boyu çalışıp didinir ve 30 lira biriktirir. Artık parası da vardır; Tüm cesaretini toplayıp Gölköy Köy Enstitüsüne telgraf çekip okula yazılmak istediğini bildirir. Heyecanla ve korkuyla Gölköyden gelecek cevabı bekler. Korkuyla bekler; çünkü kayıtlar bitmişti, kendisini çağırmayabilirlerdi.

 

Nihayet beklediği cevap gelir.”Doğum ve nüfus kaydın köy ise Maarif memurluğuna başvurarak hemen gel!” sevincinden deliye döner. Hemen maarif memurluğunun yolunu tutar. Maarif memuru, ilkokuldan Başöğretmenidir. Rasim’in evraklarını hazırlar. Evrakların içine birde mektup koyar.

 

O günler, Rasim’in geleceğini adeta kendi elleriyle çizdiği günlerdir. O çocuk başıyla boyundan büyük işlere girişmişti. Ama başka seçeneği de yoktur. Yaşamındaki tüm olanaksızlıklar (babasızlık, parasızlık …) bu şansını iyi değerlendirmekten başka seçenek bırakmamıştır.

 

Evraklarını alıp doğruca annesinin yanına gider. Durumu annesine anlatıp etraflıca konuşurlar. O yaz kazandığı paralarının yarısını annesine bırakarak sabahın erken saatinde yola koyulur. Kah yürüyerek, denk gelirse tomruk trenine binerek zorlu bir 4 günlük yolculuktan sonra okula varır.

Okula yetiştirip eğitim ve öğretime başlarlar. O Sınıfta Rasim gibi geç gelenler olduğu için eğitimleri ancak iki ay sürer iki ayın sonunda 77 kişilik sınıfı sınava alırlar.Başarılı olan 27 kişi ikinci sınıfa devam eder.

 

"Öğrenciler her sabah erkenden kalkıp okulun önündeki büyük alanda toplanıyor ve güne sabah sporu ile başlıyorlardı. Sonra kendilerinde önce kalkıp fırınlarda ekmek pişiren arkadaşlarının hazırladığı kahvaltıya geçiyorlardı. Sabah 7.30'dan sora da serbest okuma saati başlıyordu her enstitünün büyük bir kütüphanesi vardı ve Hasan Ali Yücel'in çevirisini yaptığı klasikler burada buluna biliyordu . Her Öğrenci 1 yıl içinde 25 Klasik eseri okumak zorundaydı.” Bu okumalar sonunda öğrenciler okuduklarından esinlenerek önce taktiklerle yazıyorlar daha sonraları kendi seslerini bularak bozkırın ortasından Türkiye'nin geleceğine damgasını vuracak bir köylü aydınlar yetişiyordu.

 

Okulda günlük mesai 8 saatti bunun 4 saati kültür dersleri kalan 4 saati ise işti günlük ders ve işti. Günlük ders ve iş saatlerinin bitiminde saat 17.00'den itibaren akşam yemeği vaktine kadar hal oyunları ve müzik çalışmaları gibi sosyal faaliyetler yapılırdı.

 

Bu okullar bilgiyi iş haline getirerek uygulayan bir sisteme sahiptiler.O yüzden Adları “ Enstitü” oldu. Demircilik derslerinde marangozluk derslerinde, duvarcılık derslerinde, tarım derslerinde, kültür derslerinde öğrenilenler uygulanırdı.Örneğin matematikte Pissagor Teoremi vardı. Öğrenciler bu teoriden yararlanarak binaların temellerini karlardı. Kültür derslerinde makaralar dediğimiz prangalar vardı çok hareketli makaralar işte o makaraları binaları yaparken tuğlaları, kiremitleri, harcı yükseğe çıkarmak için kullanırlardı. Analiz dediğimizde kireçleri söndürerek öğrenirdik. Yani enstitülerde kültür dersleriyle iş, iç içe girmişti birbirini tamamlardı. Geleceğin Rasim Öğretmenide demirciliğe ayrılırdı. Sanat Öğretmenleri Osman Bayram oğlu demirhane atölyesinin anahtarını ona verir.Tüm sorumluluk artık ondadır. Sabahları artık atölyeyi o açar, akşamları da kapatırdı. Felsefesini Göl Köyde  de yaşatırlar. Rasim Çelik’in ağzından öğreniyoruz. İlk zamanlarda Okulun akan suyu olmadığından tulumbalarla suyumuzu temin diyordu. Kışın tulumbalar buz tuttuğunda erkenden kalkıp pürmüz lambasıyla  buzları eritip suları akıtıyorduk. İlk yıl dört km, ikinci yılda sekiz kilometrelik yerden okula suyu da getirdik. Okulun tüm işlerini biz öğrenciler yapıyorduk. Başımızdaysa ders veya iş öğretmenlerimiz vardı. Kendi yaptığımız binaları kullanırdık; yetiştirdiğimiz ürünleri yiyor, kendi hayvanlarımızın ürünlerinden veya gücünden yararlanıyorduk. Yaparak, yaşayarak yetişiyorduk. Yaz tatili yerine bir aylık izinlerimiz vardı. O bir ayda ormana çalışmaya gider harçlığımı biriktirirdim.”

 

Enstitülü öğrenciler üst sınıftakilere abla veya abi; son sınıftakilere de öğretmenim derlerdi. Bizim Rasim de enstitüde “öğretmen” olacağı yıl mayıs ayında bitirme sınavlarına girer. O yıl ki “öğretmen”lere sınav olarak toplantı salonu ve kütüphane binasının yapımını verirler. Kendilerine “Burayı bitirip gidin” derler. Eylül’e kadar hummalı bir çalışma sonucunda binayı bitirip 13 Eylül’de mezun olur; kendi deyimiyle “salıverirler” onları.

 

Yaya olarak dört günde geldiği yolu bu sefer yürümez. Altmış kuruşa İnebolu’ya kadar otobüsle; oradan da 275 kuruş verip vapurla binip köyüne gelir.

Çok geçmeden 30 Eylül 1947’de Söküçayırı İlkokulu’na başöğretmen olarak atanır. Çevre köylerde okul olmadığı için (alanlarında 4. ve 5. sınıf  yoktu) ilk yıl mevcutları 145 öğrencidir. Önce derslere dışarıda başlarlar. Sonra köyün camisine yerleşirler. Enstitülü ruhunu boşuna kapmamıştır.

Rasim öğretmen bilgisi ve yeteneklerini konuşturup köylüyle de el ele vererek aralık ayına kadar okul inşaatını bitirip öğrencilerle de çatıyı çatarlar. Döşemesinden çatısına kadar emek verdiği okuluna kış basmadan girerler.

Okul dışından da bilgisini halkının hizmetine sunar Rasim öğretmen. Köylülerin sağlık işleri başta olmak üzere, tarım, hayvancılık işlerinde de köylüye yol gösterir. Köy birbirinden uzak beş mahalleden oluşur. Akşamları da sırayla bir mahalleye gidip sohbet halindeki köylüye okuma yazma öğretir. Yine öğrencilik yıllarında öğrendiği becerileri sayesinde köydeki bütün yoksulların kaplarını kalayladı. O yıl herkes kalaylı kaptan yedi yemeklerini.

Köylüyle çok iyi bir iletişim kurmuştu. Herkes onu çok seviyor; o da herkesin işine koşuyordu. Tarımda, hayvancılıkta, sağlıkta, arıcılıkta çevresindekilere yardımcı oluyordu. Kimsesizlerin, yoksulların işlerini de imeceyle yapıyor veya yaptırılmasını sağlıyordu. Öğrencilerle de çok iyi anlaşıyordu. Onların da görerek yaşayarak okumalarını istiyor, bunun için elinden geleni yapıyordu.

"Bir gün, okul başöğretmeniyle birlikte tanımadığım bir kişi sınıfa girdi. Sınıfımı ve kendimi tanıttıktan sonra derse devam edip edemeyeceğimi sordum. Yabancı “Bir dakika!” Diyerek sınıfı gezdi. Sınıftaki malzemeleri dolapları incelemeye başladı. Tahta bir dolap herhalde çok ilgisini çekmiş ki kimin olduğunu sordu. Bu sınıfa ait olduğunu öğrenince, okulumuz başöğretmeni ve maarif memuru olan İhsan Özen Bey’e dönerek “Bu sınıf yaparak öğreniyor; bir şey sormaya gerek yok.” diyerek elimi sıkıp çıktı. Sonradan öğrendim ki bu yabancı Bakanlık müfettişi meşhur Hakkı RADOP’muş.

Müfettiş daha sonra ortaokula gitmiş. Okul müdürü öğretmensizlikten derslerin boş geçtiğini söyleyip yakınmaya başlayınca, “ilkokulda çift öğretim yapan öğretmen var. Boş derslerini onunla kapatsana!” der. Okul müdürü Rasim öğretmen için o köy enstitülü dediğinde ondan iyisini mi bulacaksın deyip Rasim öğretmeni çağırmış.

Rasim öğretmen o yıl ortaokulun matematik, iş, coğrafya ve din derslerine girer. Enstitülü kimliğini burada da gösterir. İş derslerinde öğrencilerle birlikte okulun soba ve borularını yaparlar. Hatta evlerinde soba olmayan öğrencilerin sobalarını da yaparlar.

Rasim öğretmen, öğretmenliği boyunca eğitim hizmetlerinin birçok kademesinde bulunmuştur. Başöğretmenlikten ilköğretim müdürlüğüne kadar 26 yıl 10 ay hizmet verdikten sonra 1975 yılı ocak ayında emekliye ayrılır. Görev zamanı hem mesleğimi hem öğrencilerimi hem de öğretmen arkadaşlarımı çok sevdim, onlara her zaman sevgiyle yaklaştım diyerek başarısının nedenini böyle açıklar. Yaşam öyküsü böyledir.

Rasim öğretmen şöyle diyor; “İnsanoğlu karşısındakine ne kadar değer verirse öyle değer görür kanısındayım. Genç öğretmen arkadaşlara tavsiyem, öğrencilerini sevsinler, onlara sevgiyle yaklaşsınlar. O zaman başarıları katlanarak artar. Biz Köy Enstitüsü mezunları hem öğrenciliğimizde hem de öğretmenliğimizde çok çileler çektik; ama okulları açanları da her zaman saygıyla ve rahmetle andık. Bana bu fırsatı verenlere, yetişmemizde emeği geçenlere çok teşekkür eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.”

Rasim öğretmen halen çok sevilir Ayancık’ta geçen zaman, onun öğrencilerine duyduğu sevgiden, yardımlaşma duygusundan hiçbir şey koparamamıştır. 18 Haziranlar geldiğinde ilerleyen yaşıma bakmadan bisikletine biner, çağrıldığı okullara gider, o günleri aynı heyecanla anlatır.

Onlara Milli Eğitimin zencileri adı takıldı, her şeye rağmen yazdıkları kitaplar, şiirler, öyküler ve romanlarla Türkiye’de yepyeni köylü aydınlar kuşağının ilk öncüsü oldular.

Erdoğan Erkaymaz
Erdoğan Erkaymaz [email protected]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.