SON DAKİKA

Sedat Demircan

Sinoplu Ünlüler

Devrimin ve Dansın Ülkesi Küba

Erdoğan Erkaymaz

Bu haber 26 Şubat 2015 - 19:11 'de eklendi.

Gençlik yıllarımdan bu yana görmeyi çok istediğim KÜBA izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. İstanbul’da kız kardeşimin evinden 8 Şubat Pazar günü saat 02.00 sularında sevgili dostum Haluk GENÇ eşi ve kızıyla bizi alarak Atatürk Hava Limanı Dış Hatlar Terminaline gittik. Saat 03.30 gibi rehberimiz Bülent DEMİRDURAK’la buluştuk. Daha sonra bu gezimizi grubuna katan kardeş olsa bu kadar sevebilirdim dediğim sevgili Nezih ve Ayşegül BAYRAKTAR dostlarımızla buluşup kısa bir hasret giderdik.
 
İşlemler bittikten sonra KLM Hollanda Hava Yollarına ait uçakla önce Amsterdam’a 4 saate yakın uçuşla vardık. Daha sonra uçak değiştirerek Küba’nın başkenti Havana’ya 10,5 saatlik bir uçuşla Habana Jose Marti Havaalanına ulaşıyoruz.(Jose Marti; Küba’nın bağımsızlığının öncüsü şair ve yazar.) Kontrolde bazı zorluklar yaşadıktan sonra bizi Havana’da bekleyen Kübalı rehberimiz “Julian QVİALA” buluşarak otelimize geçmek üzere yola çıktık. “Hani hayatta para ile satın alamayacağınız bazı şeyler vardır. Yıl 2015, hadi dönelim 1960 yılına; Varlığınızı versek dönemeyiz. Yol boyunca o yılları gözlemlemeye başladık. “Otelimize ulaştığımızda odalarımız belirlendi. Otelimiz 1960 yılından, devrimden önce HİLTON Devrim sonrası şimdi ise TRYP HABANA LİBRE adını almış. Hoş geldin kokteyl sonrası odalarımıza çekildik. Otelimiz 5 yıldız geçiyorsa da siz 1,5 yıldız düşürün. Akşam yemeği sonrası otelin girişindeki büyük salonda Küba müziğinden örnekler veren müzik ve dans grubunu izledik. Yarın sabah Devrimin başladığı yer olan SANTİAGO DE CUBA ya gitmek için saat 03.30da kalkacağımızdan erkenden istirahata geçtik.
 
Biraz havaalanında yaşadığımız sıkıntıdan bahsetmek istiyorum. Rehberimiz Bülent beyin uyarısıyla koşturarak Pasaport sırasına girdik. “Jose Marti Havaalanı polisi o kadar kaygısız tasasız ki acelesi de yok. Tam 2 saat kaldık. Bizim pasaportlar Yeşil olduğundan vize sordular. Rehberimizin İspanyolca yazan vize işlemi olmayan yazıyı gösterdiğinde başka bir görevli beklendi. O yetkili gitti gelmez, sonunda; Pembe bir matbu kâğıdı kendimiz rehberimiz aracılığıyla doldurduk son sıra bana geldi. Görevli başladı sormaya rehberimiz “No” dememizi salık verdi bizde yüksek sesle “No” dedik. Valizlerimize ulaştığımızda tam iki saat olmuştu. Neye “no” dediğimizi öğrendiğimizde “ Son üç ayda Afrika’ya gittiniz mi? Orada cinsel ilişkide bulundunuz mu? Başka pasaportunuz var mı? Gibi sorular sormuş…
 
Küba saatiyle başladığımız 2.gün 9 Şubat 2015 Pazartesi günü erken kalkıp kahvaltı almadan gidecektik. Grubun en erken kalkanı eşim ve bendim lobide beklediğimiz sırada tanıdık birine çatıyoruz! Bedri BAYKAM… Grup toplandığında otelden ayrılıyoruz. İç hatlardan “Santiago de Cuba” ya uçmak üzere havaalanına vardık. Saat 06.00da kalkması gereken uçağımız 07.15de kalkıyor. Uçağımız Rus yapımı “Antanov” uçakla bir saatlik uçuş sonrası “Santiago de Cuba” ulaştık.(Uçakta hostların birbirilerine ıslıkla çağırmaları ve şeker ikramları ilginçti.)
 
Haluk GENÇ dostumun söylemiyle “Uçaktan inişimiz 60lı yılların Türk filmlerindeki havaalanı sahneleri gibi uçağın gövdesinden açılan merdivenli kapıdan aşağıya inip alanı yürüyerek geçiyoruz.” Havaalanında bizi bekleyen otobüs ve sürücümüz “Guillermo” tanıştık.  Bundan sonra Türkiye’ye dönüşümüze kadar Kübalı rehberimiz “Julion”la birlikte olacağız. Bagaj teslimi sonrası otelimiz “Santiago de Cuba”daki “MELİA SANTIAGO”da bagajlarımı emanete bırakıp gezimize başlamak üzere otobüsümüze geçtik.
 
Gezimiz Küba Devriminin başlangıç yerinden olacağından çok heyecanlı idim. İlk olarak “Moncada Kışlası”dan başladık. Moncada kışlası: Küba bağımsızlık savaşı kahramanlarından General “Gullermon Moncada’nın adıyla anılan bu askeri kışla 26 Temmuz 1953te Fidel Castro liderliğinde ki bir grup devrimcinin başarısız silahlı saldırı olmuştu. Bu saldırı Küba Devriminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Castro bu saldırı sonrası 15 yıl hapis cezasına çaptırılmış. Bugün okul olarak kullanılan kışla duvarlarında devrimin izi olan top izleri durmakta, fotoğraf çekimleri yaptıktan sonra ikinci durağımız Sanya Efigenia Mezarlığı’na gitmek üzere yola çıktık.
 
Yol boyunca kentin zenginlerinin bulunduğu ( Devrim Öncesi ) malikhanelerin önünden geçiyoruz. Özellikle “Bakardi” ailesinin malikhanesi göz kamaştırıyor. Bakardi ailesi; Devrimin ardından Amerika’ya kaçmış Küba’daki varlıkları kamulaştırılmış. Bakardi Ailesi CIA’la işbirliği içinde ABD’de karşı devrimci faaliyetlerde önemli pay sahibi olmuşlardır. (Küba Petrol Rafinelerini bombalamak adına uçak olmak, Fidel Castro’ya karşı suikast girişimleri faaliyetlerine yardım).
 
Ünlü şair Jose Marti’ninde bulunduğu Santa Efigenia Mezarlığına geldik. Heykellerden oluşan bir bahçeyi andıran bu güzel mezarlıkta Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin anıt mezarını ilk olarak ziyaret ediyoruz. “Guantonamera” şarkısının sözlerini de yazan şairdir. Yine Buena Visto Social Club’ın üyelerinden Compaysegundo’nun üzerinde bir gitar resmeden mezarda ilginçti. Plaza de la Revolucion meydanında bulunan anıt bağımsızlık savaşı veren kahramanlardan “Antonio Maceo’yu şaha kalkmış bir at üzerinde betimlerken (İspanyollara karşı verilen mücadelede) sivri objeler ( Maçeto-façeto denilen pıçaklardır.) Aynı zamanda bu meydan Devrimin başlangıcı “Fidel Casro’nun “Yolumuz açık” konuşmasını yaptığı Devrim meydanıdır.
 
Öğle yemeği almak için Sanpedro de la Roca Kalesi yanında bulunan restaurant’a geldik. Yol üstünde bulunan el sanatlarında oluşan biblolar ve resim satıcılar arasından yemeğe geçtik. Bu ara CHE beresi(Yıldızlı) aldım. Haluk’a hediye ettim Haluk’a da yakıştı gezi boyunca hiç çıkartmadı.”El Morro ”da siyah fasulyeden oluşan bir çorba geldi, yanında pilav ve tavuk tatlı olarak dondurma. Yemek sonrası kale gezimize başladık. 1997 yılından bu yana UNESCO Dünya mirası alan kale 60 metre yüksek burunda oturtturulmuş terasından muazzam manzarasını fotoğrafladık. Şehre döndüğümüzde yürüyüşe geçtik. Yayaya açık yol sonucu geldiğimiz parkta elinde gitarı “Guantonamera” şarkısını söyleyen tipik Kübalı, kovboy şapkalı sokak şarkıcısının bankta yanına oturdum. Şarkı sonrası nereli olduğumuzu sorup öğrendiğinde “Selamün Aleyküm Türkiye” sözcüklü ezgi söylemeye başladı. Ben şapkasını alıp grubumuzdan bahşiş yardımı topladıktan sonra bizi “Comandante Che Guevara” şarkısıyla uğurladı. Bu ara bu sanatçımıza ilçemiz gazetelerini gösterdim(Ayancık Doğuş-Ayancık Gazetesi) aldı baktı bende fotoğraflayıp belgeledim.
 
Küba’da ulusal gazetelerimiz yok ama ilçemiz gazeteleri Küba’da idi… Gezimize Bantiago de Cuba yerel yönetim binasının önünde grubumuzla aile fotoğrafı aldıktan sonra Küba ve Meksika’yı fetheden Diego Velasguez’in Müze evi olan Balconde Velasguez ziyaret ettik. Bu bina 1516-1530 yılları arasında inşa edilmiş ilk Küba valisine ait konak. Bu eski bina müze olarak çalışıyor. Müzenin karşısındaki meydanda oturduğumuzda yanımıza gelenler bizlerden sabun ve kalem istiyorlardı. Grup arkadaşımız Bay Puro Erdal ORHAN dersine çalışmış olacak ki bolca kalem dağıttı.


 

Artık otelimize dönecektik su almak için markete benzer bir yere girdiğimizde çantalarımızla giremeyeceğimiz uyarısı üzerine birkaç kişi içeri girerek dışarıda çantalarımızı kalan arkadaşlara verdik. Sularımızı aldık kasaya geldiğimizde Küba’lı Hanım rafta ne kadar dondurma çeşidi varsa hepsini gözden geçirerek aldı sanırım bu hanım için 10 dakikanın üzerinde bekledik sinirler gerildi ama ne hanımın nede yetkilinin acelesi vardı mecbur bekledik. Otobüsümüze bindik otelimize döndük odalarımıza çekildik.
 
Akşam yemeğini almak üzere restaurant bölümüne indik. Haluk, eşi, kızı, eşim ve ben bir masada olduk. Açık büfeden yiyeceklerimizi aldıktan sonra içkimizi sipariş ettik, sohbet içinde yemeğimi aldıktan sonra otelin terasındaki programı izlemek için çıktığımızda revü dans grubu program sunuyorlardı. Yarın erken kalkacağımızdan fazla kalmayıp odalarımıza çekildik.
 
Yatmadan, yarın ki hazırlığımızı yapmadan önce “Küba’ya gelmeden Devrim anısına sakalını kesmeyen Fide ve Che için sakal bıyık uzatmıştım. Eşim kesmemi istediğinde Küba’da keseceğim demiştim. Sözümü tutup sakalımı kestim bıyık kaldı. Bu ara lavaboyu da tıkadım galiba ne diyeyim buradan özür dileyeyim. İstirahata geçtik

 

3.gün 10 ŞUBAT 2015 SALI

Santiago de Cuba da konakladığımız “Melia Santiago” otelinde erken kahvaltı sonrası otelin açık olan kitapçısında “Ernesto CHE Guevara-La Guerra de Guerrillas” adlı kitabı aldığımda, arkadaşlarım okuyabilecekmisin? İspanyolca yazıyordur dediklerinde; Kütüphaneme aldım yanıtını verdim. Yağmurlu bir günle Camaguey yolculuğumuz başladı. Küba Karayip ülkesi olduğundan tropik sağanakları sıkça göreceğimiz bildirilmişti. Hava sıcaklığı 28 derece…

 

Şehir çıkışımızda tek yönlü karayolunda; bisiklet, motosiklet, at arabası, kapalı kasa kamyonlar ve rengârenk taksiler görüyoruz. Duraklarda ise oldukça kalabalık taşıt bekleyen Kübalılar. Rengârenk taksiler konusunda rehberimiz Bülent Bey, Devrim sonrası 80 bine yakın otomobil bırakılıp gidildiğinden ve Ambargo uygulamaları sonucu, Kübalılar kendi yedek parçalarını oluşturup boyalarını da kendilerinin yaptığı, bakım onarım içinde ortaokulda motor dersinin olduğunu ve tamir işlerini kendilerinin yaptıklarını bildirdi. Rehberimiz Küba devrimi ve özellikle CHE hakkında oldukça geniş ve kapsamlı bilgilendirdi. Yol boyu şeker kamışı tarlalarından geçiyoruz, yine yol boyunca çiçek buketi satanları görüyoruz.

 

İlk durağımız Caridada del cabre Bozikilası El Cabre adını sömürge döneminin başlarında burada bulunan bakır madeninden almış, 1926 yılında bölgenin hakim tepesine inşa edilmiş kasabanın da simgesi olmuş. Hac ziyaretine gelenler yollarda çiçek satanlardan çiçekler ve küçük heykelcikler sunuyorlar. (İstemlerinin hayata geçmesi için) Hızlı bir gezi, merdivenlerinde aile fotoğrafı çektirip Bazilika dan ayrılıp yolumuza koyuluyoruz. Yol boyunca rehberimiz Küba devrimi anlatımına devam ediyor.

 

Bayamo’ya geliyoruz. Bayoma, Granma ilinin merkezi olup tam anlamıyla turistlik bir şehir. Uzun bakımlı caddeler, temiz ve bakımlı trafiğe kapalı, yayaya açık caddelerde yeşil alan oturma grubu yolun sağı solu işyerleri ve bankalar bulunmakta. Binalar boyalı ana rengin tonlarından oluşmuş hoş görüntüler sunmakta… Cadde sonundaki meydana geldik. Bizi yakında bulunan bir cafeye geldiğimiz de “Enhorabuena” müzik grubunun dinletisi karşıladı. Performanslarını sundukları esnada tropik içkilerini sundular. Yerel sanatçının bayan solisti grubumuzun büyük bölümünü dansa kaldırarak, toplu dans ettirdi, bir saate yakın bir süre eğlendirdiler. Programları sonunda CD’lerini satmaya çalıştılar. Bu tropikal show sonrası öğle yemeğimizi almak üzere “Plaza Restaurant” ta gittik. Bayomo üzerine Haluk GENÇ Dostumun izlemini paylaşmak istiyorum; “Bayomo, Granma ilinin merkezi ve Oriente bölgesinin en büyük şehirlerinden biri. 5 Kasım 1513’te Bayomo nehrinin kıyısında kurulmuş şehir. Tam anlamıyla turistik bir yer ve her köşesinden tarih fışkırıyor. Adım başı farklı konularda müzeler, birkaç banka şubeleri, yok denecek kadar sokak satıcısı var” diyor. Yemek sonrası kısa bir şehir gezisi daha attıktan sonra otobüsümüze geçtik. Bizi artık uzun bir yolculuk beklemekte yeni durağımız CAMAGUEY.

 

Uzun bir yolculuk sonrası CAMAGUEY e geldik. 1528’de kurulmuş bu tarihi kent Unesco Dünya Kültür Mirası listesindedir. Otelimiz “Hotel Colon” trafiğe kapalı bir cadde üzerinde olduğundan, otel beyboyları valizlerimizi taşırken bizlerde el çantalarımızla yürüdüğümüz esnada alkolden bisikletine binme güçlüğü çeken alkollü bir Kübalıyı grubumuzun Bay Purosu Erdal ORHAN, alkolik yoldaşımızın kendi bisikletinin arkasına alıp sürücülüğünü kendisinin yapması gülüşmelere ve alkışlamalara yol açtı. Otelimiz küçük tarihi bir otel… Oda anahtarımızı aldığımızda istirate odalarımızda çekildik. Oda; küçük kapı ve kepenkli penceresinden baktığımızda restauranta uzaklığımız 5 metre. Eşime grubumuzu yemeğe davet edelim diye gülüştük. Odaya valizlerimizle anca sığdık. Yemekte sıkıntı yaşamayacağımızı anladığımızdan restaurant bölümüne erken geçmemize rağmen servis materyalleri eksikliğinden sıkıntı vardı. Haluk’un tespiti gibi. Turizm konusunda aşacakları çok yol var. Yemek sonrası akşam yürüyüşüne çıktığımızda bir kez daha gördük ki “Müzik yaşamlarında olmazsa olmaz”… Otelimize döndüğümüzde Nazih’in ikramı Mojito’yu barda içtikten sonra odalarımıza çekildik.


4.Gün 11 Şubat 2015 Çarşamba

Sabah 4.30 sularında horoz sesiyle uyanınca bir daha uyuyamadık. Kahvaltı için salona geçtiğimizde yağmur nedeniyle kuru masa bulma güçlüğü çekiyoruz çay içmeye bardakta bulamadığımızdan boş duran şarap bardaklarında bitki çayımızı içmeye çalışıyoruz. Kahvaltı sonrası valizlerimiz belboylarla otobüsümüze taşındı. Bunu paylaşmaktan geçemeyeceğim; Otel önünde bekleyen Kübalı 1 hanım tüm grup üyelerimizden kalem ve sabun istediğini belirtti. Aradığını bulamamış olacak ki, kızgınlığını da hissettirdi. Neden bu hanımdan bahsettiğimi soracak olursanız iki saate yakın şehir gezimizin otelden en uzak yerinde yine bir gruba takılmış, isteğine devam ederken gördük… CAMAGUEY Küba’nın üçüncü büyük kenti olup, sürekli korsan saldırısından orijinal şehrin dar kısa labirente benzer durumda. Rehberimiz Bülent Bey yalnız gezmeye çalıştığımızda sokağı değiştirmememizi, birbirine çok benzediğini başka sokaklara çıkabileceği uyarısını da yapmıştı. Her sokağın sonu bir meydana ve meydana çıkan 5 sokak şeklinde şehir planlanmış (Korsanlar dan korunma adına) Gezimiz boyunca kültürleri içinde olan kil çömlekler (çömlek) görüyoruz. Rehberimiz Julian; “Bu kil çömlekler yağmur suyu toplamak için yapılmıştır. Büyük çömlekler varlık durumunun ölçüsüdür. Bu sular çömleklere çatıda toplanan yağmur sularının borularla toplanmasından oluşur. Çatısı büyük olan bol su toplar, büyük çatılar oluşturan binalar varlık ölçüsüdür.”diyor. Bu kentte 2008’de Unesco Dünya Mirsına eklenmiş. Gezimiz sırasında bir sokak bizi sinemaların olduğu bir bölgeye getirdi. Küçük kızım Güzin Sinemacı olduğundan bu bölgeyi fotoğraflamaya başlıyorum. Duvarlarda sinema objeleri, figürler ama en dikkatimizi çeken Sinemanın önünde çok eski film gösterme makinesi ve üzerinde film kareleri. Film afişleri yoktu. Küçük küçük kâğıtlarda gişe önünde film hakkında bazı bilgi notları gibi… Yine duvarlarda CHE’nin resimlerini görüyoruz. Üç tekerlekli bisiklette kolları olmayan omuzlarıyla yön bulan baba eş ve çocuğunu gezdiriyor bu kare beni çok etkiledi. Öğleye kadar süren gezimiz Trinidad yolculuğumuz için otobüsümüze geçiyoruz.

 

Yolculuğumuz esnasında Kübalı rehberimiz Julıan’ın devlet başkanı Raul Castro’nun politik esneklikler sağladığını ve konut olma şansının olduğunu, alanın ve satanın %4 gibi vergi ödemesi gerektiğini anlatıyor devamında; 60 metrekarelik bir evin (Havanada) 60 bin dolar olduğunu ev büyüyüp kaliteleşince 200 bine kadar ulaştığını söyledi. Normal Kübalının 100 dolar gibi gelir düşünüldüğünde kimler alabiliyor sorusuna “Yurt dışında çalışan doktorlar” cevabını aldık. Yolumuz devam ediyor, karşımıza Küba devriminin önemli unsurlarından DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARTMASI nın yapıldığı dağlar! Bugün Milli Park olarak, Turizme açılmıştır.

 

Domuzlar Körfezi Çıkartması; Castro ve arkadaşlarının faşist Diktatör Batista rejimini devirerek, Küba’da iktidara gelmeleri, ABD’nin işine gelmemiştir. ABD’de yaşayan devrim karşıtı Kübalılardan oluşan birlik Castro rejimini devirmek maksadıyla Domuzlar Körfezine çıkartma yapıyor. 17 Nisan 1961’de Amerikan silahlarıyla donatılmış ve “CIA” yönetimindeki yaklaşık 1300 karşı devrimci Kübalıydı. Çıkarmayı gerçekleştiren bu güçler, Küba da yaşayan Küba’lıların beklemedik direnişiyle karşılaşırlar. İki gün süren çatışma sonucu teslim olmak zorunda kalırlar. 1000den fazla karşı devrimci esir alındı. Vatana ihanetten yargılanıp 30 ar yıl ağır hapis cezasına çarptırırlar. Daha sonra ABD araya girerek 5,3 milyon dolarlık ilaç ve gıda yardımı karşılığında ABD’ye iade edilirler. Bu olay ABD’nin uluslar arası kamuoyunda prestij kaybına yol açmış başkan Kenndy suçlanmış ve “CIA” başkanı görevden alınmıştır.

 

Fidel Castro, CHE Guevara ve arkadaşlarının devrim yolundaki bu başarılarının yaşandığı alandan geçmek, gururunu yaşamak müthiş keyifti… Yolumuza devam ederken uzaktan bir kule görüyoruz bu kule; 1816 yılında Pedro Izpana’nın San Kouis vadisine diktiği 45 metrelik 184 basamaklı kuleydi. Amaç, o zamanlarda kaçmaya çalışan köleleri, kontrol etmek ve çan çalarakta saati belirleyen kuleymiş. Grubumuzdan kuleye çıkan azınlıklarından biri olarak panoramik Trinidad İznaga manzarasını görme ve fotoğraf çekme güzelliğini yaşadım.

 

Otobüsten indik Pazar yerine benzer bir görüntü içinde yürürken, hediyelik kolye satan yerli kadınların “On tane bir peso” söylemiyle karşılaştık. Kaleye çıkmadan çiftlikteki şeker kamışı değirmenini şeker kamışı suyu çıkarma olayını izliyoruz. İlkel çıkrığı grubumuzdan Osman Kecik ve Haluk GENÇ çekiyor. Haluk dostum şöyle diyor “İki tane kamışı gönüllü köleler olarak sıkarak suyunu çıkartıyoruz.” Oradakiler çıkan suyu romla karıştırarak “1 Cul”a servis ediyorlar. Bizim kule gezimiz esnasında aşağıda kalanlar alışverişlerini yapıyorlar. Bu yedi katlı kuleye çıkmaya karar verenlerdenim. 1816 yılında inşa edilen Ünlü Monoca-Iznoga kulesi 7 Katlı olup 45 Metre yüksekliğindedir. Bu kulenin son katında çan bölümü oluşuyor. Bu çanlar bir zamanlar şeker kamışı çalışanlarının işe başlama ve sonlandırma adına kullanılmışsa da; tarlalardan kaçan kölelerin gözleme adına da yapıldığı söylenmekte… Son kat daki bölümden enfes manzarayı izledikten sonra da fotoğrafladım. Aşağıda bekleyen grubumuzla birleşerek otobüsümüze geçtik. Artık hava kararmaya başlamıştı otelimize 14 km yolumuz kaldı.

 

Lagün ormanı içinden geçerek otelimiz “Clup Amigo”ya geliyoruz. Bavullar indi resepsiyonun önündeyiz. Oda anahtarlarımız veriliyor bize son kat çıkmış. Hanım üzülüyor çünkü asansörlerin çalışmadığını öğreniyoruz. Nazih hemen devreye giriyor kızı ve damadının odasının anahtarıyla değiştirmemizi istiyor. Haluk’larla oda komşusu oluyoruz. Teşekkürler Damla-Umur AKSEL… Genç çiftler. Valizlerimizi Haluk’un da yardımıyla sırtlayıp odamıza geçiyoruz.

 

Odamıza yerleştik akşam yemeği için Restauranta indik. Yemek sonrası otobüsümüzle şehre iniyoruz. TRİNİDAT orta Küba’nın en büyük yedi şehrinden biri. Rengarenk hayali eski evleri, dar kaldırımın  sokakları, sıra dışı mimari yapısıyla 1988’den beri UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan bir şehir. TRİNİDAT şehir merkezinde bulunan Casa de la Musica da Latin müzikleri ve danslarının yapıldığı müzik alanına gideceğimiz bildirildi. Trinidat’ın taşlı yolarlından, her gece insanların toplanıp “Daiqu iri, Mojito ve Canchanchora içip salsa, yaptıkları meydan, sahnede grupların müziği kesmeden devam edilen, anfi tiyatroya benzeyen merdivenler tıklım tıklım dolu… O ne yine tanıdık birini görüyoruz dans ederek eğlenen sanatçı kim olsa iyi Berna Laçin  bu bölgede her taraf barlarla çevrili, her alandan müzik sesi eğlence uzun bir süre izledikten sonra ayrılıp otelimize dönüyoruz.

5.Gün 12 Şubat 2015 Perşembe

Kuruluşunun 501. Yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Tirinidad şehir merkezine gidiyoruz. Bu küçük kasaba 17. Ve 18. Yüzyıllar boyunca varlıklı bir köle ticareti ve şeker kamışı üretim merkeziydi; Tirinidad’da sanki zaman durmuş gibidir. Pastel renkli evlerin sıralandığı parke taşlı sokaklar, sömürge döneminden beri pek az değiştirilmiş. Tepelik bir alanda yer alan merkez sürekli esen rüzgârlar nedeniyle serin… Otobüsümüz küçük seramik atölyesinde duruyor. Kil işleri yapılmış (Vazolar, magnetler, hediyelik parçalar) satış galerisinin hemen arka tarafında seramik yapan ustalar… Kasabamızdaki gezimize devam ediyoruz. Nobel ödüllü Ernest Heming Way imzası bulunan tabela dikkatimizi çekiyor. Tabelanın bulunduğu bar ünlü yazarın favori barlarından olduğunu öğreniyoruz rehberimizden gezimize devam ederken, sokakta park etmiş eski Amerikan arabaları (Chavrolet, plymouth, mercury) görünce Bay Puro Erdal ORHAN dostum aralarına girerek fotoğraf çektiriyor. Yine kasap ve manavın aynı mekânda olduğu, domuz kafası asılmış altta çengellerde et parçaları… Altta masada manav ürünleri; meyveler sebzeler… Hemen fotoğraf makineleri deklanşörlere basıldı. Yürüyüşümüze devam ederken mini tabelasında “SCUELA PRIMARIA PEPİTO TEY” yazan büyük pencerelerinden çocuk seslerinin geldiği okulun önündeyiz. Haluk GENÇ dostuma “içeri girip tanışmak istiyorum, tercümanlık konusunda yardımcı olması istediğimi” olumlu yanıt vermesi üzerine içeri girdik öğretmen olduğumu ve ülkemizi söylediğimizde kabul ettiler. Biraz sohbet ederek birlikte fotoğraflar aldık. Dikkatimi çeken sınıfta öğrenci oturma düzeni; masa duvardan duvara kare küme şeklinde olması öğretmenin kapının yanındaki boşlukta kürsüsü ve ortadaki boş geniş alandan ders vermesi. Okul duvarında “CHE GUEVERA” resimlerinin asılması. Küba’da Eğitim konusunda Rehberimiz Julian; “Okuma-yazma oranı %100dür. Bütün insanlar için ücretsiz ve kaliteli eğitim vardır. “Kıt kanatlara sahip bu adada UNESCO gibi örgütlerden sayısız ödüller alıyor. DECO, UNESCO, Dünya Bankası gibi uluslar arası örgütler Küba eğitim sistemini örnek alıyor.

Gezimize devam ediyoruz; bakkal gibi küçük marketimsi yerlerde rafların çok dolu olmadığını ama alışveriş için ellerindeki karnelerle sırasını bekleyenleri görüyoruz. Dinlenmek için girdiğimiz bir kafede(bahçeli) girişte küçük hediyelik eşya satışı yanında puro saran usta ve mankenlik yapan (içerek) oldukça kilolu hanım dikkatimizi çekiyor. Grubumuz bahçede oturma gruplarına (sedire benziyor) oturduklarında kafenin müzisyenleri(9 sanatçıdan oluşan grup) performans sergilerken, grubumuz üyeleri tropikal içkilerini (kil tablalarda) özellikle mohito(mojito)larını yudumladılar. Dinlendikten sonra gezimize devam ediyoruz. Grubumuzun bir bölümü “Museo Romantico” romantik müzeye giriyoruz. Çantalarımız emanete alınıyor. Çantayla gezmek yasak. Müzeye dönüştürülen zamanın zengin şeker pancarı tüccarının; Palacio Brunet dönem mobilyalarıyla dekore edilmiş, sedir ağacından oymalı tavanı ve mediopunto olarak bilinen yarım ay şeklindeki vitraylı pencereler gibi mimari detaylar dikkat çekici. Dönemin kullanılan ev eşyaları mükemmeldi. Gezi sonrası grubun “romantik adamı” ihalesi bende kaldı. Grubumuz toplanıyoruz öğle yemeğimizi bir restaurantta açık büfe aldıktan sonra heyecanla beklediğimiz Karayip Denizine girmek üzere otelimize dönüyoruz.

Odalarımızdan deniz kıyafetlerimizi alarak Tropik ağaçların gölgesinde otelimizin önündeki beyaz kumlu sahile iniyoruz. Şubatın 12sinde deniz suyu sıcaklığı 23 derece… Bu muhteşem Karaip Denizinde hemen suya dalıyor birazda açılıyoruz. Kıyıya çıktığımızda kurulanıp sahilde eşimle yürüyüşe geçtik. Biraz şezlonglarda dinlenmek için geldiğimizde Nezih BAYRAKTAR, Haluk GENÇ, Murat İPEKÇİ, Bülent DEMİRDURAK koyu bir Galatasaray sohbetine dalmışlar. Galatasaray Sinop Temsilcisi olarak İstanbullu Galatasaraylılara bende eşlik ettim. Sanırım 4.yıldızı düşünürken Bara geçip içkilerimizi almaya gelindiğinde hepimizin tercihi (mojito) oldu. Mojito (Mohito) Geleneksel Küba alkollü kokteyli olup; rom, şeker, şeker kamışı suyu, misket limon, karbonatlı su ve nane kombinasyonuyla oluşturulmuş popüler içeceğimizi almak üzere odalarımıza çekildik.

Akşam yemeği için grubumuz özel bir salona alındığında; salon süslenmiş, masa üstü mini mini “Happy Bhirtday” çıkartmaları renk renk, balonlar, şapkalar anlaşılan doğum günü var. Grubumuzdan Linda İPEKÇİ Hanımefendiyle sevgili Nezih BAYRAKTAR’ın doğum günüymüş. Salonun süs malzemelerini sevgili Ayşegül BAYRAKTAR İstanbul’dan getirmiş. Ayşegül’ün emeği ve jesti takdire şayan. Yemeklerimiz yendi. Doğum günü pastası kesilirken otelimizin sanatçıları “Happy Bhirtday” ezgilerini gitarları eşliğinde salonu yankılanmaları hepimizi duygulandırdı. Doğum günü partisi sonrası otel animatörlerinin programını izledikten sonra; yatmak üzere odalarımıza geçtik. Yarın Küba’da beklediğim, heyecanlandığım an için CHE GUEVERA’nın anıt mezarına gideceğiz.;

6.gün 13 Şubat 2015 Cuma

Güne yolculukla başlıyoruz ilk durağız CIENFUEGOS Küba’nın baş limanlarından olup; şeker ticaret merkezidir. Bunun yanı sıra kahve ve tütünde üretiliyor. 2005 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirasına giren Cienfuegos; 19 yüzyıl başlarında İspanyol aydınlanma uygulaması kaybolmamış kentsel planlaması mükemmel. Devrim için önemi ise Kübalı devrimci, Batista Dikdatörünü devirmek adına CHE ile birlikte devrimin önemli liderlerinden Camilo Cienfuegos’un ismini taşımasıydı. Camilo Fidel Castro ile tanıştıktan sonra Granma yatıyla yola çıkan 82 gerilladan biri olup Batista ordusuyla girilen çatışma sonrası kurtulabilen “Sierra Maestro” dağlarına ulaşan 12 kişiden biridir. Küba devriminin önemli 4 önemli (Fidel, CHE, Raul)den sonraki komutanlarındandır. Camilo özellikle “Yaguojay” şehrinin alınmasındaki başarısıyla bilinir. Devrim sonrası da ordunun komutanlarından biridir olarak 28 Ekim 1959 tarihinde Camaguey yola çıkan uçak kazasında hayatını kaybeder.”

 

 

Otobüsümüz “Boderga de Valle” önünde duruyor. Bu bina müze olarak değerlendirilmiş, çatı katında bulunan cafede dinleniyor enfes manzarayı fotoğrafladıktan sonra şehri panoramik geziyoruz. Gezi sonrası, yürüyerek kent merkezine iniyoruz. Küba’da her yerde gördüğümüz “Müzik ve Dans” sokak gösterileri, temiz caddeler, sokaklar, heykeller (Bony More heykeli olduğunu öğrendiğimiz heykelin önünde fotoğraflar çekildi. Benny More Litin müziğinin önemli isimlerinden olduğunu öğrendik.)

 

Bu gezide en önem verdiğim bölge Santa Clara’ya yola çıkıyoruz. Santa Clara Kübalılar tarafından; Dostum(CHE) ismi takılan GUEVERA anıt mezarının olduğu yer. Yol boyunca rehberimiz Bülent Bey heyecanla CHE’yi anlatıyor. Otobüsümüzdeki TV’den “Nathalie Cordone Comandante Che Guevera Hasta Siempre” parçasını dinleyerek. Devam ediyoruz. Bu parça Küba’da neredeyse marşa dönmüş her müzik grubu muhakkak söylüyorlar. Kısaca ERNASTO CHE GUEVERA bahsetmek istiyorum. 39 yaşında inancı için savaşırken hayata gözlerini yuman, eşsiz romantik devrimci GUEVERA Tıp fakültesi okurken arkadaşı ve eski motosikletiyle bütün Güney Amerika’yı dolaşıyor. Yol boyunca gördüğü hastalara yardımcı olup tedavi etmeye çalışıyor, günlük tutuyor. Yolculuğu bittiğinde kendini Latin Amerikalı niteliyor. 1956 yılında Meksika’da Fidel Castro ile tanışıyor, Castro ile Küba için savaşmaya “Granma” yatıyla giderken ailesine “Geleceğim Devrime bağlı, ya onunla şahlanırım ya da onunla birlikte yok olurum” der.

 

Astımı vardır ağır krizler geçirir. Devrime doktor olarak katılır Komutan(Comandante) olarak devrim yaparlar. Arjantinli Ernasto Guevera Kübalıların CHE’si olarak Küba vatandaşıdır. Çok çalışkandır, halkla beraber şeker kamışı tarlalarındadır. En önemli devlet işleri verilir oda yerine getirir. Küba’da işler rayına oturduktan sonra Casro’dan izin ister Profesyonel Devrimci olarak Kongo’ya gider. Oradan ayrıldığında “Afrika daha uzun yıllar hizmetçilik yapar” der. Güney Amerika’ya geçer halkla birlikte halk karşıtı iktidarlara karşı savaşır. 8 Ekim 1967’de bir Pazar sabahı yaralı olarak “Boliuya”da ele geçirilir. Bir çavuş öldürür yaralı esir CHE öldürülmesi bir savaş suçudur, bu suç işlenir. Silah arkadaşlarıyla birlikte bir havaalanı pistine gömülür. 17 Haziran 1997’de Santa Clora’da özel anıt mezarına naşı taşınır. (CHE ve silah arkadaşlarının ceset parçaları bu havaalanının pisti parçalanarak toplanıp DNA testi yapılarak Küba’ya taşınmış bu konu hakkında ayrıntılı bilgi yok.) Yolda yemek molası veriyoruz burada hediyelik eşya satan reyonda dostum Dr.Güner ÇİNKO’ya Che tişört ve beresi alıyorum. Yemek sonrası anıt mezara geldiğimizde bizi Venezüellalı politikacı “Hugo Rafael Chavez Frias”ın gülümseyen resmi karşılıyor.

 

Derler ki; Santa Clara, Che’nin mozelesinin bulunduğu yeni kurulmuş bir şehir. CHE’yi çok sevenler buraya yerleşmiş. Otobüsümüzden indiğimde büyük heyecan yaşamaya başladım, gözlerim doldu, konuşamadım, fotoğraf makinemi hazırlayamadım. Sonra toparlandım büyük bir mozole üstünde üç büyük platform 1. Rölyefte başta CHE hiç bırakmayan savaşan devrimci gerillalar. Ortadaki platformun üsyünde CHE’nin Havana’ya girişini simgeleyen sağ elinde tüfeği, sol eli askıda alçılı, kaşı bantlı devasa heykeli. Altında “ Hasta la Victoria siempre” yazıyor. “Zaferi ilelebet muhafaza edin”. 3. Rölyefte CHE Kübalılarla tarlada çalışmaları olan kabartma ve ön yüzü sanırım Küba devrimi ve CHE’den bahseden uzunca bir yazı.

Mozelenin alttaki müze bölümüne girdiğimizde CHE’nin Bolivya’daki yanında ölen yoldaşları, silah arkadaşları Marcos-Pinores, Alejondro, Mıguel, Rolanod-Sonluis, Joaguinvilo, Wılly Tuma, Moises, Eustaouıo, Benjamin, Carlos, Radu, Chapoco, Negro, Pıdropon Duvino, Apolinor pola, Pablo, Sırabhu, Walter, Viktor, Aniceto, Ernasto Mediko’nun isimlerinin yazıldığı çekmecelerde CHE’yi hiç terk etmeyen yoldaşlarının Bolivya Vallegrande havaalanı pistinden çıkarılan kemikler bulunuyordu. Diğer oda CHE2nin özel eşyalarının bulunduğu yerdi. Bu iki oda arasındaki bölümde “Hiç sönmeyen devrim ateşini simgeleyen meşale yanıyordu.” CHE’nin bölümünde kendine ait özel eşyalar; silahlar, yazdığı günlükler, tıp aletleri (astımı için, diş çekim aletleri, şırıngalar) Askeri ünü formalar, kol saati, fotoğraf makinesi, diplomalar, karneler(karnesinde matematik 6-7 coğrafya 9 olarak not almış… Motosiklet gezisi neden olduğu anlaşılıyor galiba coğrafyası daha iyi) Burada hiç konuşmadan ayrı olarak uzun uzun gezdim. Grupta en son çıkan bendim. Bu bölümlerde fotoğraf çekme mümkün olmadığından sindire sindire izledim, gözlemledim. Fotoğraflardan olan bölümdeki birçok fotoğrafları bildiğimiz, gördüğümüz fotoğraflardı… Ayrılırken daha da bir hüzün kapladı. Gençlik yıllarımdan bu yana üzerine yazılan kitaplarını okuduğum, marşlarını dinlediğim CHE’nin vücudunun parçalarının bulunduğu alanı terk ediyordum. Dünyanın bilinen en büyük “Özgürlük Savaşçısı”ndan ayrıldık.

Yeni durağımız Ernasto Che Gueveranın 18 devrimci gerilla ve ellerinde tüfek bulunan gençler, ev yapımı Molotof kokteylleri, buldozerle Batista ordusunu taşıyan trenin raydan çıkarttığı ve bugün müze açık hava müzesi haline gelmiş “Tren Blindado”ya geldik. 29 Aralık 1958 tarihinde Küba devrim tarihinin en önemli olaylarındandır. Tren içindeki 350 subay ve asker esir alınır. Cephane gerillalara destek sağlar. Yeni katılan köylülerin silahlanmasını sağlar. Batistanın kaçış sürecide başlamış olur. Bu açık hava müzesinde vagonlar içinde o günün askeri malzemeleri ve o güne ait fotoğraflar bulunmaktadır. Gezi sonrası otobüsümüze binip Havana’ya yola çıkıyoruz.

 

Havana’da ilk otelimiz “Hotel Tryp Habana Libre”ye geliyoruz. Oda anahtarlarımızı aldıktan sonra odalarımıza çekiliyoruz. Hafif bir dinlenme ve yemeğe geçiyoruz. Yemek sonrası eski Havana’yı görmek üzere otelimizin önündeki taksilerle Erkaymaz, Genç, Bayraktar, Aksel aileleri olarak eski Havana’ya gidiyoruz. Gezimiz sırasında büyük bir meydanda Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış bir ülkeyi temsil eden ve o ülkenin bir sanatçısı tarafından yapılan 2 metre boyunda 140 el ele tutan dost ayıcık heykelleri vardı. Türkiye’nin ayıcık heykelini sanatçı Mustafa Üçbilek yapmış. Modelin yanında fotoğraflarımızı alıp gezimize devam ediyoruz. Sokak şarkıcıları bizlere eşlik ediyor. Dinlenmek için bir cafeye geldiğimizde masamıza uzun cam boruda 3-4 litrelik bira geldi. Alttan muslukla bardaklarımızı doldurup içtikten sonra otelimize geçerken Murat 124 tipindeki Lada’da zor çalışan bir taksiyle yolculuğumuz başladı yolun virajlı bölümünde benim bulunduğum kapı açıldığında sürücünün seyahat sırasında ani bir refleksle kapatması özel bir yetenek olması gerek. Otelimize döndüğümüzde 25. Kattaki “Havana Fantasy Show” biraz izledikten sonra odalarımıza çekildik.

7. GÜN 14 ŞUBAT 2015 CUMARTESİ

Kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik. Küba’ya gideceğimizi bilen dostlar özellikle bizden “puro” istediler. Küba gezimizde; satış yapan yerel mağazalarda, sokak satıcıları, otel ve restaurant girişlerinde bolca Puro satıcılarına rastladık. Bugünkü gezimiz puro fabrikası olacak. Mola verdiğimiz yerde tütün üreticisinin, tütün evine grupla giriyoruz. Çocukluğumda bizim ailede tütün üretirdi. Sene 12 aydır, tütün işi ise 14 ay uğraşısı olan üründür. Biz tütünü kırar, ipe dizer, salaçların önündeki ağaçtan raylarda güneşte kurutur, yağmurda ve akşam olunca üstü kapalı bölüme çekerdik. Süresi geldiğinde başka alanda hevenkleyip tavana asılır. Yine süresi sonrası balyalanıp tütün baş fiyatı açıldığında Tekel’e satardık. Yani tütün işini bilirim. Küba’daki Tütün evinde yaprakları oldukça büyük tütünler asılıydı. Bu aile kendi hazırladığı Puro satışı yapıyordu ne yazık ki grubumuzdan alan olmadı. Yolculuğumuz tütün tarlalar arasından devam ediyor.

Geldiğimiz bölge “Pınar Del Rio”. Rehberimizden aldığımız bilgiye göre bu bölgede 20 tane, tüm Küba’da 500 tane Puro fabrikası varmış. Gezeceğimiz Puro fabrikasında fotoğraf çekmenin yasak olduğunu bildirdiklerinden makinelerimizi otobüste bıraktık. Grubumuzu fabrikaya aldıklarında çalışan işçiler kadın erkek karışık 4lü sıralar halinde çalışıyorlardı bu fabrika da İşçi önce 3-4 ay eğitildikten sonra puro sarmaya geçiyor. Usta olması için en az 3 yıl çalışması gerekiyor ve günde 100 ile 120 tane sarıyor. Her çalışana günde bir tane alma hakkı olduğunu öğreniyoruz. Birde şehir efsanesi olan “Bakire kızın bacaklarında sarılan puro” olayına rehberimiz “fabrikada izliyorsunuz puro düz zeminde sarılmalı” yanıtını gülümseyerek verdi. Tütünler boylarına göre belirleniyor. Ön sıradakiler tütün yapraklarını ustalıkla ruloladıktan sonra kalıplara konuluyor. Yapıştırıcısı tütün tarlalarından aldıkları bitkiden yapılıyormuş. Kalıptan çıkan rulo son yaprakla sarılıp uç kısmı kapatılıp standart boyda alt kısmı kesilip kutulamaya geçiliyor. Fabrikanın satış reyonunda alışveriş yapıldıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.

Yolumuz Vinales Vadisi; 1999 tarihinden itibaren Unesco Dünya Kültür Mirasına girmiş. Geleneksel çiftlik ve köy mimarisi ile zenginleştirilmiş bir kültürel peyzaj izliyoruz. Eski tarım yöntemlerini görebilirsiniz büyük uzun boynuzlu sığırlar(öküz) tarım yapılmakta.  Bu sığırlara eğer koyulup binek olarak da kullanılıyor. Yine fotoğraf çekilmek üzere bir mola yerinde durulup bu bölgenin, vadinin enfes görünümünün önünde durup fotoğraflıyoruz.

 

Virajlı pekte sağlıklı olmayan yoldan vadiye inip Cueva Del İndio mağarasına geliyoruz. Bu gezimizi Haluk GENÇ dostumun söylemiyle paylaşmak istiyorum. “Kimi zaman genişleyen, kimi zaman bir kişinin bile zorlukla geçebildiği mağara içi göl ile karşılaşıyoruz. 10-12 kişilik kanolara binerek göl içerisinde kano içinde gezerek başka taraftan çıkıyoruz. Bir süre yol yürüdükten sonra ikinci bir mağaraya girip 100-150 m kadar mağara içinde yürüdükten sonra “Kayıp Şehir Atlantis” misali vadinin diğer tarafına çıkıyoruz.”  Burada yöresel kıyafetlerde müzik dans ve ağızdan ateş çıkarma gösterisi karşılıyor. Yemeğimizi almak üzere Karayip Küba Kültürü taşıyan açık hava testorunda alıyoruz. Yemek sonrası kısa bir yolculuk karşımızda Mural de la Pre historia duvar resmi.

Brezilyalı ünlü Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo Gonzalez tarafından çizilmiş saykedelik bir yağlı boya çalışması… Vadinin kenarındaki dik ve sarp bir kayanın üzerine çizilmiş, evrim teorisini anlatan “Mural de la Prehistorio” dev duvar resmi görülmeye değer… Fotoğraflar çekildi, yöresel içkiler içildi. Dilek ağacı gibi yapraklarına isimler yazılan ağaç yaprağına  “Filiz-Erdoğan ERKAYMAZ Sinop” yazısını yazdım. Yaşantımda sigara içmedim, Küba’ya gittiğimde Puro içeceğim demiştim burada Puromu yaktım. Üç kez çektikten sonra ağzımın tavanı bir hoş oldu puro içmeyi bıraktım… Havana’ya doğru yola çıktık.

 

Otelimize ulaştığımızda hızlı bir hazırlık sonrası, akşam yemeğimizi caz müziğinin en güzel örneklerinden sunulan National Otel’in barında masalarımıza yerleşiyoruz. 1930 yılında açılan bu otel. Bu otel Dünya Mirası ve Ulusal Anıtı olarakta kayıt altında. Program başladı sunucu önce “Perküsyon” sanatçısı sahneye davet edildi. Şovunu bitirdikten sonra Gurubo Compay Segundo sahne aldı. Kelimenin tam anlamıyla müziğin gerçek ustaları bunlar… Geleneksel Küba müziğini sundular. Repertuarlarının bazı bölümlerinde dans eden çift harikaydı. Saat 22.00 oldu hala bizim yemeğimiz gelmedi. Sıkıldım ben lavaboya geçiyorum diye kalktım. Otel iç bölümünde gezerken yine tanıdık birine rastladım “Amerikalı televizyon sunucusu, komedyen, yazar, yapımcı ve seslendirme sanatçısı Conan O’Briendi. Yanına yaklaştım cep telefonumla iki fotoğraf aldım. Uzaklaştı. “Conan O’Brien turns talk show in Cuba” programını yapmaya gelmişler. Neyse yemeğimiz geldi. İçkilerimizi aldık. Bulunduğumuz mekânda “Havana” filminin bazı sahneleri çekilmiş. Bugün sevgililer günü olması münasebetiyle resteurant tıka basa doluydu.  Muhteşem Küba gecesi sona ermiş otelimize çekildik. Yarın için heyacanlanmaya başladık. Havana’da bulunan Atatürk’ün büstünü ziyaret edeceğiz…

 

 

8. GÜN 15 ŞUBAT 2015 PAZAR

Küba’da son günümüz. Erken kalkıp valizler hazır bir şekilde resepsiyon önünde grubumuz valizler yanına bırakılıp iyi bir kahvaltı aldıktan sonra Havana’yı son bir kez gezmeye başlıyoruz. Rehberimiz burası 5.cadde dediğinde; Elçilik binalarını görüyoruz. Yine cadde boyunca gördüğümüz evlerin güzellikleri anlatmak mümkün değil. Yalnız Rus Elçiliği hariç (Gördüğümüz en çirkin mimari) yine rehberimizin söylemi şu görülen bölge Alman yönetmen Wim Wenders’in dünyaya tanıttığı Buena Vista Social Club müziğinin, doğduğu yer Buena Wista mahallesi… Otobüsümüzün durduğu yer Devrim Meydanı; 1 Mayıs kutlamalarında 1milyon Kübalı ve Kübalı dostunun kırmızı tişört giydikleri alan. Fidel Castro’nun meşhur Hosta La Victoria Siempre! (Zafere kadar, daima), Venceremos (Kazanacağız) Patria o Muerte (vatan ya da ölüm) sloganlarının atıldığı meydan. Meydanda ortada Küba’nın kurucusu sayılan Jose Marti’nin anıtı, Savunma Bakanlığı binasının cephesinde CHE’nin dev figürü, karşı binada Camilo Cienfuegos’un figürü yer alıyor. Yeri gelmişken Küba’nın efsane lideri Fidel Castro’dan kısaca anlatayım. “Fidel Castro; Orta halli İspanyol göçmeninin 5 çocuğundan biri. 1950’de Havana Üniversitesinden hukuk doktoru olarak mezun oldu. 2 Aralık 1956’da 82 yoldaşıyla Küba’ya geldi. Kardeşi Raul (Şimdiki Devlet Başkanı) CHE Guevera’nın bulunduğu 12 arkadaşıyla Maestro Dağlarına çekildi. 1959 yılındaki başarıdan sonra yürütmekte olduğu Küba Devlet Başkanlığını 19 Şubat 2008de kardeşi Raul Castro’ya bıraktı.” Grubumuz meydanda fotoğraf çekmek için yarış ediyor. Sol eller havada…. Otobüsümüze geçtik panoramik gezimize devam ediyoruz. Eski tarihi binalar (saraylar) arasından geçtiğimizde Üniverste binası olduğunu öğreniyoruz. Havana kalesini uzaktan izledikten sonra gezimizin en önemli yerine geliyoruz. Havana’daki Atatürk büstünün önündeyiz fotoğraflar çekiliyor. Rehberimiz konuya giriyor “1959’da barış ve dostluk hayalleriyle yola çıkan Fidel Castro ilk demecinde “ Küba’nın bütün dünya halklarıyla dost olduklarını açıklamıştı. Dünyadaki her resmi ülkeyle resmi ilişkiler kurmaya hakkımız var demişti. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ demişti. Havana’daki bu parka Atatürk’ün büstünü diktirdi. Hayranlığını da şu sözlerle belirtmiştir. “Bende devrim gerçekleştirdim ama Atatürk’ün yaptıklarını yapamazdım”. Büstün kaidesinde İspanyolca “FUNDADOR DE LA REPUBLICA De TUROIA PAZ EN ELPAIS, PAZEN EL MUNDO MUSTAFA KEMAL ATATÜRK” yazıyor. Gezimiz 82 devrimciyi Meksika’dan Küba’ya taşıyan yatın bulunduğu GRAHAM MÜZESİ’ne geliyoruz. İçeriye girme şansımız yok kapalı. Cam çerçeve içindeki müze ana binanın içinde Yatı görüyoruz. Dışarıda ABD casus uçağı ve vurduğu füze var… Capitalio binanın meydanına geldiğimizde “Şipşak dakikalık Fotoğraf” çeken körüklü makine…  Haluk dostum kızıyla siyah beyaz fotoğraf çektiriyorlar. Yürüyüşümüz devam ediyor yolda taksi duraklarında rengârenk üstü açık 56-58 chevroletler. Meydanda 60 yaşlarında CHE benzeri Kübalı yakası madalya dolu… Fotoğraf çekiyorum 1 peso istiyor. Köşedeki cafe Nobel Ödüllü ünlü romancı Hemingway’ın sıkça uğrayıp romanını yazdığı adının da Tabelada yazdığı “En El Florıdıta”… Eski Havana’da gezimize devam ediyoruz. Lavabo ihtiyacımızı görmek için AMBOS MUNDOS hotelinin terasında dinlenip mohitolarımızı içtikten sonra 5. Kattaki Hemingway odasının yanından geçiyoruz. Küba kıyafetleri içinde 2 çiçekçi bayan beni aralarına aldıklarında grup elemanlarımız fotoğrafımı çekme yarışına girdi… İyice yorulmuştuk meydandaki bir otelin cafesinin dışında oturduk.

 

Karşımızda sokak bayan kuaförüne grubumuzdan Emine Bilge ORHAN Hanım saçarlını ince örgülü yaptırınca meydandan geçen turistler bol bol fotoğrafladı. Hemen yakınımızdaki Castillo de la Real Fuerza (Kraliyet Kuvvetleri) Kalesine geçtik. İçeride gemi modelleri vardı. Bir bölümde bu kalenin minyatürü, bir başka bölümde Kristof Kolombo’nun 3Ağustos 1492’de 120 kişilik mürettebatı bulunan Santal Maria, Nina Pinta isimli gemilerin minyatürleri vardı. Bolca içeride bulunan ilkel saldan gemi modellerine kadar ne varsa fotoğraflıyorum. Kardeşim Doğan Ülgen için. Bu gezimizde de yol boyu müzisyenleri yine görüyoruz. Yemek aldığımız lokantanın tam karşısında Amerika kıtasını Brezilyadakinden sonra en büyük kutsal İsa heykeli… Küba’da son yemeğimizi de yedikten sonra Havaalanına hareket…

Havana Jose Marti Havaalanında giderken yerli rehberimiz çok duygusal konuşma yapıyor gözleri doluyor. İlk defa Türk grubuyla birlikte oldum çok etkilendim böyle uyumlu bir grupla hiç çalışmadım gibi söylemlerde bulunuyor. Bana dönerek; yüzüme bakıp “bu resmi zor unuturum” demesi benide duygulandırdı. Şoförümüz ve yerli rehberimizle vedalaştıktan sonra, Havaalanı içine girdiğimizde uzun kuyruk bizi bekliyordu. Sanatçı Berna Lâçin’de kuyrukta iken grubuyla kuyruktan ayrılıp yeni açılan kapıdan geçmeye başlayınca sordum; Bu uzun kuyruktan ayrılıyorsunuz sizin ayrıcalığınız ne? “rehberimiz yönlendirdi” cevabını arkadaşlarımla paylaştığımda kontrol için sıramızda gelmişti. Check-in işlemi sırasında KLM yetkilisi Pasaportlarımızı topluyor nedenini öğrendiğimizde üzüldük. (Türkiye’yi sakıncalı ülkeler sınıfına almışlar… Irak ve Afganistanla bir tutmuşlar) fotokopileri çekilip merkezlerine fakslamışlar. Cumhuriyetimizi kuranlar “Muhasır Medeniyetler seviyesini işaret etmişken 90 yıl sonra yönetenler sakıncalı ülkeler arasına getirmişler. Bülent DEMİRDURAK rehberimizin ısrarla hatırlattığı çıkış için tuttuğumuz 25 CUC’larımızı ödedikten sonra uçağımıza geçtik. Önce 9,5 saat uçup Hollanda Amsterdam 1,5 saat havaalanında aktarma sonrası İstanbul’a geldik.

 

Devrimden Bugüne; sıkı ambargolar ve birçok politik zorluklarla mücadele ederek, dik durarak onur ve gururlarından taviz vermemişler. Elbette yoksulluk var, buna rağmen; Eğitim ve sağlık sorunlarını çözmüşler. Herkese ücretsiz eğitim (okul öncesinden üniversiteye kadar) okur-yazarlıkta dünyada ilk sırada. Dünyanın en sık ambargosu yüzünden ilaçlarını kendisi üretmek zorunda kaldıktan sonra gelişmiş ülkelerin imrenerek baktığı sağlık sistemi oluşturmuşlar.

Küba için ne hissettiniz derseniz Hüzün derim. Ama saygı duydurtan bir hüzün. Yıllardır süren acımasız ambargonun, imkânsızlıklarla çarpışıp her gün biraz daha örselenmesinin getirdiği hüzün. Bu hüznü yoğunlaştıran; rengârenk kıyafetlerle, kıvrak ezgilerle, her daim gülümseyen insanlarla, bu hüzne rağmen, inatla ve inançla her şehirde hatta her semtte, her sokakta karşınıza çıkan Hasta la Victoria Siempre (zafere kadar daima) slogonu, daha güçlü anlamlar yüklüyor.

 

Bu gezimizi sağlayan kardeşten öte dostum Nezih-Ayşegül BAYRAKTAR’lara, Sevgili Haluk-Nurtap-Deniz GENÇ’lere, grubumuzda gezi nedeniyle tanıştığımız eşim ve benim sonsuz mutluluk duyduğumuz Emine-Erdal ORHAN, Dilek-İdil PEKİNER, Linda-Erol Umur AKSEL, Sibel-Hidayet KESLER, Emel-Elif İSHAKOĞLU, Hatice OZTAŞ ve rehberimiz Bülent DEMİRBUDAK iyi ki sizleri tanıdık teşekkürler.

 

Sonlarken; Ernasto ve Fidel’in rüyalar diyarı Küba, 1959’da tarih yazdı. Dünya İmparatoru ABD’nin Her türlü ambargosuna rağmen başka türlü bir hayat kurabileceğini gösterdi. Ben dünyayı gezmeyi görmeyi seviyorum diyen herkes fırsatını bulursa Küba’yı görsün derim…  Şimdi sen ne düşünüyorsun derseniz; Aklım Küba’da kaldı.

Sevgi İle Kalın

Erdoğan Erkaymaz
Erdoğan Erkaymaz [email protected]

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.